Paylaş

” Memleket hasretiyle geçirdiğim zorlu senelerin sıkıntısından beni okumak kurtardı.”

Hoşgeldiniz
Siz de hoşgeldiniz. 
Ne zaman geldiniz Kanada’ya?
1960’da geldik. Fakat 1945 yılında ilk yurtdışı tecrübemizi Amerika’da yaşadık. Ben Fransız Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Eşim ise hep bursla okumuş. Biz nişanlandığımız zaman Orman Mühendisiydi. Türkiye’nin teknik elemana çok ihtiyacı olduğu zamanlardı. Başarılı öğrencilerin eğitimlerini tamamladıktan sonra devlet kurumlarında uzman olarak çalışabilmeleri için yurtdışında eğitim görmeleri amaçlanıyordu. Ben de doktoramı yapmak için başvurmuştum. Bu sebeple ilk olarak Amerika’ya gittik. Eşim orada Columbia Üniversitesi’nde orman inşaası üzerine yüksek mühendislik eğitimini tamamladı. Sonra Türkiye’ye geri döndük. 
O yıllarda bursla yurtdışında geçinmek mümkünmüş demek.
Tabiki mümkün değildi. Ben de New York Türk konsolosluğunda sekreterlik yaptım. Döviz müsaadelerini bile imzalama selahiyetim oldu zamanla. Bu arada doktoramı yapamadım ama eğitimime hiç ara vermedim. Amerikan edebiyatından tutun ev döşemesine kadar çeşitli kurslar aldım. 
Peki Kanada’ya gelişiniz nasıl oldu?
O epey uzun bir hikaye. 5 sene Amerika’da kaldıktan sonra Türkiye’ye geri döndük. Ben zaten hasretten bayılıyordum. Eşimin 10 senelik mecburi hizmet dönemi okul biter bitmez başlamıştı. 10 yıl daha hizmet vermesi gerekiyordu. Orman Umum Müdürlüğü 8 sene boyunca  Anadolu’nun her yerine yolladı onu. Anadolu o kadar sıkıntı içindeydi ki her seyahati ayrı bir problem yaşattı bize. Tabi barem sistemiyle çalıştığı için aldığı maaş epey azdı. Amerika’da çalışırken biriktirdiğimiz parayla bir küçük ev almıştık. Bu arada 2 çocuğumuz doğduğu için ben çalışamıyordum ve geçim sıkıntımız vardı. Bunun üzerine Nüzhet müsaadeli olarak işten ayrıldı. Yaptığı işler onu tatmin etmediği için sonunda 5 seneliğine yine Amerika’ya gidip, para biriktirip geri dönmeye karar verdik. Fakat Amerika’dan bir iş teklifi olmadan vize alınamıyordu. Nüzhet o sıralarda rastladığı bir arkadaşından Kanada’da iş imkanlarının olduğunu öğrenmiş. Bir sevinçle eve gelip bana durumu anlattı ve sonuçta Amerika yerine Kanada’ya gitmeye karar verdik. 
 
Sizin aklınızdaki Kanada imajı nasıldı?
Daha önceki Amerika tecrübemizden Kanada’yı zaten biliyorduk. Bir de yine o dönemlerde 15 günlük kısa bir Kanada seyahati yapmıştık. Amerika’ya kıyasla Kanada o zaman görülür şekilde fakirdi. Mesela Amerikan çiflikleri muntazamdı ama Kanada çiflikleri bakımsızlıktan dökülüyordu. Evvela Nüzhet geldi Mayıs başında. Tam ben yola çıkacakken 27 Mayıs ihtilali oldu; ben çocuklarla orda kaldım. Oysa evimizi bile boşaltıp kiraya vermiştik. Annemin yanına taşınmak zorunda kaldım. Velhasıl bütün planlarımız bir gecede altüst oldu, çok sıkıntılı zamanlar geçirdik. Çocuklarla yurtdışına çıkabilmek için eşimin işe girdiğine dair noter onaylı bir belge getirmem gerekiyordu. Tam o sırada Nüzhet işe girdi. Nihayet evrakları götürünce bana ve çocuklara da müsaade çıktı. 
Aslında Fransızca bildiğim için ben Montreal’i istiyordum. Fakat Toronto’da iş bulabilmiş. Dolayısıyla tercihimiz mecburen Toronto oldu. 
O zaman şimdiki gibi direkt uçuşlar yok tabi. 
İngiltere’de 1 gece kalıp Kanada’ya öyle geldik. O dönemde üstümüzde döviz bulundurmak suç sayıldığı için sadece Türk Lirası vardı cebimde. Uçakta ne ikram etseler reddettim. Bazısı bedavaymış meğer, ama param olmadığı için herşeye hayır dedim.
Gülüşmeler…
O zaman uçaklar da küçük uçaklar tabi, şimdiki gibi jetler yok. Alp’lerin üstünden geçerken yüreğim ağzıma gelmişti. Allahtan Nüzhet akıl edip bana $50 çıkarmış. İngiltere’ye ulaştığımda haber verdiler, rahatladım. 
$50 büyük bir para mı o zamanlar?
Değil ama hiç yoktan iyi tabi. 
Burada nasıl karşılandınız?
Burada bizi karşılayan dostlarımız, özellikle Muvaffak ve Yaman Üzümeri sonradan akrabadan daha yakın oldular bize. İnsanın kardeşi olsa bu kadar yardım etmez. 
Kanadalılar ise burada bizi tanımıyorlardı bile. Tanıdıkları kadarıyla da hep negatif bir imajımız vardı. Bu bana çok dokundu. Geldiğimden beri hep Türkiye’yi tanıtmak derdindeyim. Birkaç arkadaş birleşerek, Türkiye’ye her gidişimizde Kapalıçarşı’dan kilim, gümüş ya da bakır gibi eşyalar getirip sergiler yaptık; sadece at üstünde ok atan insanlar olmadığımızı göstermeye çalıştık. Fakat o zamanla şimdi arasında büyük fark var. Belki seyahat imkanlarının artması, burada daha çok göçmen bulunması ya da Kanadalılar’ın daha çok okuyup öğrenmeleri buna sebep oldu. Barbar Türk imajını silebildiğimizi düşünüyorum. Mesela hakkımızda yazılan son iki kitap Amerikan tarihçileri tarafından yazılmış. 
Uyum sağlamanız kolay oldu mu?
O dönem Avrupa’da savaştan kaçan Yahudi profesörlerin önderliğinde fakültelerimizde hem öğretim hem eğitim alma imkanımız oldu. Derslerin dışında tenisten buz patenine çok çeşitli alanlarda ufkumuzu açtılar. O yüzden yurtdışına çıktığımızda hiçbir konuda eksiklik hissetmedik. 
Kaç yaşındaydınız Toronto’ya geldiğinizde?
35 yaşımdaydım. 
İlk oturduğunuz eviniz nasıldı?
Nüzhet işine yakın olsun diye bir apartman dairesi tutmuş. Orada yaşadık bir süre. 
O zaman da şimdi olduğu gibi kiralık apartmanlarda beyaz eşyalar var mıydı?
Evet, vardı. Biz de sadece mecburi ihtiyaçlarımızı almıştık; 1 bıçak, 1 tencere…
Orayı bir türlü sevemedim. Pencereden baktığımda gördüğüm manzara yanyana dizilmiş tek katlı evlerdi. İster istemez Türkiye’deki muhitimle kıyaslıyordum tabi. 
Türkiye’de nerede yaşıyordunuz?
Ankara’da Bahçelievler’de güllerin, hanımellerin arasında oturuyorduk. Lüks bir yer değildi ama yaşanacak bir yerdi. 
Özlem duygusuyla nasıl başa çıktınız?
Türkiye’de arkadaş muhitim çok iyiydi. Ailemi ise çok severim. Onlardan ayrı olmak elbette kolay olmadı. Çok zor seneler geçirdim. Beni okumak kurtardı. 
Eşiniz ne iş yapıyordu?
Nüzhet büyük bir inşaat firmasında mühendis olarak çalışıyordu ve çok memnundu işinden. Fütüristik mahalleler kurmak istediler ve Flemington Park projesi başladı. Okulu, spor salonları, marketi, her ihtiyacını kendi içinde barındıran bir mahalle planlandı. 4 sene orada yaşadık. Komşularımdan da çok memnundum orada. Bir sonraki projeleri Parkwoods oldu. İşin tuhaf tarafı biz oraya taşınınca herkes bu dağ başında ne işiniz var dedi bize. Subway Eglington’da bitiyordu o zaman. Bu arada 5 sene sonra döneceğiz diye ev almak istemiyorduk. 
Sizin günleriniz nasıl geçiyordu?
Türkiye’de tiyatroya meraklıydım. Kendime tiyatroda istikbal hazırlıyordum. Bir piyes yazmıştım, üniversitede bir eseri Fransızca olarak sahneye koymuştum. Dil Tarih fakültesinde tiyatro bölümü açılınca hemen kayıt olmuştum. Dramatürji ya da drama-kritik gibi birşey düşünüyordum. Burada o imkanı bulamadım. Sanat anlamında çok içaçıcı bir yer değildi Toronto. Pazar günleri her yer kapalıydı mesela. Sinemada filmlerin sonunda kraliçe gösterilir ve God save the queen diyerek ayağa kalkılırdı. Ben anladım ki müstakil bir ülkeye değil, Kanada Dominyonu’na gelmişim. Fakat çok emniyetli, çok temiz, insanlarık çok nazik; o bakımlardan hiçbir şikayetim olmadı. Biz hiç anahtar taşımadık. Kapımızı çeker çıkardık. 
Bizim gibi kalabalık memleketlerden gelenler için sanırım çok fazla huzur da boğucu olabiliyor.
Gülüşmeler…
Ben öyle bir boğulma yaşadım. Bir süre sonra Nüzhet’in çalıştığı şirket mühendislik bölümünü kapatma kararı aldı. Fakat kendi ofisini açarsa bütün işleri kendisine vermeyi taahhüt ettiler. Nüzhet mükemmeliyetçi bir insan olduğu için yanına bir çalışan bile almadan bütün işleri kendisi yapmaya başladı. Sonra yine Türkiye’den gelen tecrübeli mühendislerle çalışmaya başladı. Bu arada bana 5 yıl sonra dönmeyi vaadettiği için uykusuz geceler geçirmeye başladı. Çünkü geri dönersek onu mesut edecek iş imkanları bulacağımızdan emin değildik. Önce 5 seneyi 8 seneye uzattık. Sonra çocuklar geri dönsek bile yüksek öğrenimleri için yine Kanada’ya geleceklerini söyleyince ailenin bölünmemesi için kalmayı bu kez ben istedim.
Çalışıyor muydunuz?
Hayır, çocukların benden başka kimsesi olmadığı için çalışmadım. Çocukların benim kazancıma değil, bana ihtiyaçları vardı. Psikolojik manada epey sıkıntı çektim. 6 tane süveter ördüm. Tek sıkıntım memleket hasretiydi ve kendi kendimi tedavi etmekten başka çözümü de yoktu. O sıralarda şehre 2 saat mesafede bir çiftlik aldık. Kocam Manastır’da ailesinin çifliğinin hikayelerinin, ben çocukluğum boyunca İzmir’deki bağımızda geçirdiğim yazların hatıralarının etkisinde kalarak aldık çiftliği. Bana Kanada’yı sevdiren o çiftlik oldu. 
Türkiye’ye gidip geliyor muydunuz?
Gittik geldik tabi. Ama Nüzhet’in işinden dolayı ancak 2 haftalık sürelerle gidebildiğimiz için kavuşup ayrılmak da ayrı bir üzüntü oldu. Avrupa gibi yakın değil ki sık sık gidip gelebilelim. Hem uzak hem masraflı olunca yolculuklar pek zevkli olmuyordu. 
Sanat yaşantınız nasıl başladı?
Önce yaprak kurutmayı öğrendim. Gloria Vanderbilt’in kolajları çok hoşuma gitmişti. Ben zaten 12 yaşımdan beri dikişimi kendim dikip, nakış işlerdim. Kolajlara başlayınca biraz da boya katayım dedim. Sonra kumaş ekledim. Değişik şeyleri bir araya getirerek yeni şeyler yaratmayı seviyorum. Sonra York Üniversitesi’nde resim dersleri almaya başladım. Dersler birbirini kovaladı ve onur listesinde bitirdim okulu. İlk sergim şehir merkezinde bir galeride oldu. Sanat eleştirmenlerinden çok iyi yorumlar aldı. Fakat bu işin bir de pazarlama kısmı vardı ve bana göre değildi. Ben de resimlerimi kendim için yapmaya başladım. Solo ve grup olarak Kanada’da, Türkiye’de ve Amerika’da sergilerim oldu. 
Ankara Kitaplığı nasıl kuruldu?
Meşhur yazarların kitaplarını hemen bulamamak, yeni çıkan kitaplara ulaşamamak buradaki kitapseverlerin büyük sıkıntısıydı. Bir kitap kulübümüz vardı. Fakat sürekli kitapsız kalıyorduk. 2000 senesinde evliliğimizin 50. senesini yaklaşık 100 arkadaşımızla kutladık. Ben bir tabak ya da bir vazo daha istemediğimi özellikle belirtmiştim. Bunun yerine bir hayır kurumuna bağışta bulunulmasını tercih ediyordum. Arkadaşlarımız ise aralarında para toplayarak bize kütüphane açmamız için bir çek verdiler. Kütüphanecilik ayrı bir meslek fakat büyük keyif aldığımız bir vazife de verilmiş bize. Hükümetin daha önceki senelerde sunduğu fırsatlardan istifade edemesek de araştırdık, öğrendik ve 3 raf ve 300 kitapla ofisimizde Ankara Kütüphanesi’ni kurduk. Bugün yaklaşık 6000 kitabımız var ve buradaki toplumumuza faydalı olacak birçok etkinlik düzenleyebiliyoruz. 
Son olarak, yeni gelenlere ne tavsiye edersiniz?
 
Gelmeden evvel burada hangi mesleklere ihtiyaç olduğu ve kendilerinin ne istedikleri konusunda iyi hazırlanıp gelmeleri lazım. Bir de nereden geldiğimizi unutmamamız lazım. Beni de eşimi de Türkiye yetiştirdi. Orada aldığımız eğitim olmasaydı burada başarılı olamazdık. Biz o dar gelirli insanların vergileriyle kurulan okullarda okuduk. O yüzden beynimizin yıkanmasına izin vermeyip, ülkemize borçlu olduğumuzu da hep hatırlamalıyız. 
Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.