Paylaş

” Bizler milli güç birliğinin koruyucu şemsiyesi altında dayanışma içinde olmaktan hep mutluluk duyduk.”

Kanada’ya geliş hikayenizi duymak isterim.
1967 yılında İzmir Çiğli Hava Üssü’nde Hava Trafik kontrolörü olarak çalışıyordum. Bir gün, John Shade isimli Royal Airforce’dan emekli bir uçak mühendisi T33 eğitim uçaklarının yedek parça ikmali için çalıştığım birimin kontrol merkezini ziyaret etti. Kendisine Türk misafirperliğimizin gerektirdiği şekilde ikramda bulunup bir yandan da sohbet ederken Kanada North West biriminden bölge için hava trafik kontrolörünün arandığını söyledi; hatta konuyla alakalı bir de telefon görüşmesi yaptı. 1 hafta sonra ise elinde bir gazeteyle geldi. O ilanı gördüğümde Kanada’ya gitmeye karar verdim.

O zamanlarda buraya gelmek daha kolaydı sanırım.
Prosedür daha farklıydı. 1967 yılının Eylül ayında Beyrut/Lübnan göçmenlik ofisine bir mektupla başvurdum. Yaklaşık 2 ay sonra bir başvuru formu yine postayla elime ulaştı. Bu formu doldurup gönderdikten yaklaşık 2 ay sonra, 20 Nisan 1968 tarihinde İstanbul Hilton Otel’deki mülakata davet edildim. Gittiğimde pek çok müracaat daha olduğunu gördüm. Yaklaşık 1 saatlik sözlü mülakattan sonra 20 dakikalık bir de yazılı test formu doldurmam icap etti. Sonrasında ise bir sağlık formunu ailemle birlikte doldurup Atina ofisine göndermem istendi. Bu raporu da tamamlayıp belgelerimi postaladım ve 1968 yılının Ağustos ayında Beyrut ofisinden vizem geldi.

Türkiye’den Kanada’ya seyahatiniz ne kadar sürdü?
Vizemi aldıktan sonra istifa ederek Almanya’nın Condor uçak şirketinden geçiş biletimi alıp ilk olarak Frankfurt’a, oradan Brüksel’e uçtum. Brüksel’de daha önceden tanıdığım Sabane Hava Yolları’nın müdürü olan Mr Aley ile temasa geçtim. Beni son derece sıcak karşıladı ve o gece Grand Otel’de ağırladı. Ertesi gün telefon ederek ofisine davet etti ve seyahatimin Brüksel- London, London- Montreal şeklinde planlandığını söyledi. Londra’da da yıllar öncesinden tanıdığım dostlarımla 1 hafta geçirdikten sonra Boac Hava Yolları ile Montreal’e uçtum. 28 Eylül akşamı Montreal’den otobüsle Toronto’ya geldim.

Ayrılmak zor oldu mu?
Yolculuğum çok iyi geçmesine rağmen Atlantik’in çok uzun bir uçuş olduğunu ve aynı zamanda Türkiye’den koptuğumu pilot mahalline geldiğimde anladım.

Ailenizle birlikte mi geldiniz?
Hayır, eşim daha sonra geldi. Çocuklarım ise burada doğdular.

Geldiğinizde sizi karşılayanlar oldu mu?
Gece saat 10 civarı Toronto’ya ulaştığımda bir taksiye binerek bana acil bir pansiyon bulmasını istedim. Şöför Jarvis Caddesi’e götürdü. Evsahibi ise 2 haftalık ücret olarak $30 istedi.

Peki nasıl iş buldunuz?
Toronto’ya geldiğimin ertesi günü Manpower isimli iş bulma kurumuna müracat ettim. Görevli memur kaldığım yerin güvenli olmadığı konusunda beni uyardı fakat o zamanlarda yurtdışına çıkan her vatandaşa sadece 200 USD verildiğini ve cebimde yalnızca $50 kaldığını bilmiyordu elbette. Bana ancak 2 hafta sonra ödeme yapılabileceğini söyledi.

Diğer toplum üyeleriyle nasıl buluştunuz?
1968 yılında Toronto’da 20 kadar Türk vardı. Diğer Türklerle biraraya gelmek için daha önce uçak makinisti olarak gelen arkadaşım İbrahim Taşçıoğlu’nu aradım. Kendisi Amerika’ya gitmişti, bana merhum Mustafa Tanrıkulu abimizin numarasını verdi. Aradığımda Yonge ve Carlton caddeleri kesişiminde bulunan Honey Dew isimli kafe restoranda buluşmak için randevulaştık. Oraya gittiğimde ilk olarak rahmetli Hayati Kurtulan beyle tanıştım. Kendisi 2 yıl önce Karamürsel Deniz Hava Üssü’nden gelmiş. Bana gösterdiği nazik ilgiden nasıl memnun olduğumu anlatamam. Bu görüşme adeta cesaretime cesaret kattı. Daha sonra birkaç Türk daha mekana geldi. O yıllarda sadece 6 Türk ailesi buraya yaşamaya gelmiş. Hepsiyle tanıştık.
Bir de 65- 67 yılları arasında Almanya’dan çok sayıda endüstriyel konulara hakim Türkleri getirtmişler. Fakat o grup Toronto’ya pek gelmezdi.

O yıllarda ne gibi aktiviteleriniz vardı?
1968- 69 yıllarında Toronto’da yaşayan Türkler olarak Cumartesi ve Pazar günlerini sabırsızlıkla beklerdik. Zamanla Türkiye’nin dört bir yanından birçok kişi göçmen ya da turist olarak gelmeye başladı. Burada bulunanlar ve Türkiye’den gelenler arasında bir milli destek gücü, bir toplum gücü hissi oluşuyordu. Bu güce dayanarak biraraya geliyor, birbirimizle kaynaşıyor, yardımlaşıyor; işi olmayanlara iş buluyor, dil sorunu olanlara destek oluyorduk. Benden daha önce gelen fedakar arkadaşlarım Toronto’da Rushton Road üzerinde bir evin katını kiralamışlar. Merhum Ahmet Yaman ve arkadaşları devamlı şekilde yeni gelen toplum üyelerimizi biraraya getiriyor, onların barınma ve iş sorunlarını çözmeye çalışıyorlardı. O yıllarda bu milli güç birliğinin koruyucu şemsiyesi altında dayanışma içinde olmak hepimize mutluluk veriyordu. Bu birliği daha önce düşünmüş olan merhum büyüğümüz ve hocamız Muvaffak Üzümeri ulaşılabilecek herkesi biraraya getirerek Kanada Türk Cemiyeti’nin temellerinin atılmasını sağladı.

Siz burada barınma sorununuzu nasıl çözdünüz?
Geldikten 2 hafta sonra Manpower iş bulma ofisi aracılığıyla mesleki olarak yükselmek için bir koleje başladım. Bu arada ailem geldi ve bir apartman dairesi kiraladık.

Ne iş yapıyordunuz?
Ne yazık ki eşimin sağlık problemi sebebiyle daha önce planladığımız gibi Northwest Territories’e gidememiştim. 1 haziran 1970 tarihinde büyük oğlum Murat dünyaya geldi. 1971 yılında ise okulumdan mezun oldum. Önce Combine Insurance Company of America firmasının North Ontario satış temsilcisi olarak 6 ay çalıştım. Fakat Toronto’da yaşayan ailemden 600 km uzakta olması ve onlardan ayrı kalmamak için bu görevden ayrıldım. Bu arada rahmetli Hamdi Gündoğmuş Gencer bey ile tanıştım. Hamdi bey Becker’s süt firmasının yöneticisi idi. Benim için referans verdi. Daha sonra kendilerine ait eğitim merkezinde 2 ay kadar bana mesleki eğitim verdiler. Dükkan için benden $1500 depozito aldıktan sonra bana Donlands ve Coxwell caddeleri kesişiminde bulunan dükkanda mağaza müdürü olarak görev verdiler. Buradaki mesuliyetim oldukça ağırdı. Her sabah saat 9’da dükkanın açılması ve gece 11’de kapanması gerekiyordu. Hemen karşımızda bulunan Mac’s firması ile olan büyük rekabet sonucu her iki müessesenin karı gittikçe azalıyordu. Bunun üzerine genel müdürler bir toplantı yaparak benim çalıştığım şubeyi ve Mac’s firmasından ise başka bir semtte bulunan bir şubeyi kapatma kararı aldılar. Çalıştığım dükkan kapanınca bana esnek yöneticilik görevi verdiler; yani bir yönetici hasta olur veya izne çıkarsa onun görevini ben devralacaktım. Sonrasında ise beni başka bir semtte bulunan bir dükkana yerleştirdiler. Satışlarımız çok iyiydi ancak uzun saatler ayakta kalmaktan sol ayağımda oluşan varisler sağlığımı kötü etkiliyordu. Birgün acil olarak hastaneye gitmek zorunda kaldım ve 1 ay hastanede kaldım. Doktorum bir daha ayakta kalmayacağım bir iş bulmamı tavsiye etti. Oturarak ne iş yapabileceğimi düşünürken merhum Muzaffer Şensoy arkadaşım bana taksi plakası alarak kendi işimi kurmamı tavsiye etti. Daha öğrenciliğim esnasında sürücü belgesi ve taksi sürücü lisansı almıştım. Bir başka arkadaşımla birlikte Metro Cab Company’den plaka aldım. Yeni araba ile gündüzleri ben geceleri şöförüm çalıştık.

Buradaki toplumumuz büyüdükçe ihtiyaçları da büyüyordu sanırım.
Elbette. Örneğin, yıllar geçtikçe buradaki toplumumuz büyüyor ve tabi vefatlar da yaşanıyordu. Dinimizi kendi camimizde icra etmek için büyük bir özlem duyuyor fakat çaresiz diğer toplumların mescitlerinden faydalanmak zorunda kalıyorduk. Genç arkadaşımız Ahmet Yaman’ın vefatı bizi derinden üzdü. Kendisini Arapların mescidinden defnetmeye karar verdik. Muhittin Akdemir ve arkadaşlarımızla birlikte North York mezarlığına defnettik. Bu konuda sağolsun İsmail Aycan bey büyük bir cesaret ve kendi öz katkıları ile Pape Avenue üzerinde bulunan bir binayı satın aldığını bir piknik esnasında müjdeledi. Oldukça eski olan bu binayı toplumumuz her haftasonu büyük bir özveriyle çalışarak yeniledi. Sonrasında resmen Türkiye camisi olarak Diyanet İşleri’nden din görevlisi bulunmasını sağladık. 1974 yılında yaşanan Türk- Yunan anlaşmazlığı sonucu İsmail beyin ailesiyle birlikte başından geçenler ve yaptığı fedakarlıklar onu adeta isimsiz bir Türkiye elçisi olarak anmamıza sebep oldu.
Bu arada toplumumuz uzun yıllardır federasyon kurma savaşı veriyordu. Sonuç olarak büyüğümüz Muvaffak hoca ve yardımcısı Mehmet Bor sayesinde Kanada Türk Dernekleri Federasyonu da kuruldu ve resmi bir topluluğumuz oldu.
Ayrıca toplumda birçok kişiye büyük yardımları dokunan merhum Ruhi bey, Baki Tınas bey, merhum Mustafa Tanrıkulu, Mehmet Uğursoy ve kızı Emine hanım, merhum Tarık hoca, Kemal Gündoğdu bey ve merhum Tarık Yakut beyi de hürmetle anmak isterim.

Kültürel anlamda ne gibi aktiviteler vardı?
1980 yılı ve 12 Eylül döneminden sonra bir hayli entellektüel ve profesyonel gencin de aramıza katılmasıyla toplumumuz oldukça genişledi. Örneğin Elif hanım bir tiyatrocu olarak tiyatro ekibimizi kurdu. Özellikle kış aylarında Osman Baran, Süreyya Öğüt, Murat Yedican, Kayhan bey, Zlatka Lekosky ve pekçok gönüllü arkadaşımız güzel rolleri ile bizleri eğlendirir, bu keyifle kışın nasıl geçtiğini anlamazdık.

Hep Toronto’da mı yaşadınız?
Hayır. Küçük oğlum Salih Serhat 6 yaşındayken, 1986 yılında ailecek Türkiye’ye geri döndük ve çocuklarımızı özel okullara yazdırarak onların üniversite tahsillerini bitirmelerini istedik. Yıllar sonra ise tekrar Kanada’ya dönüş yaptık.

Sizin için en zor kısmı neydi?
Kanada’ya geri döndüğümüzde bir gün Toronto General hastanesinde küçük oğlumun ana sınıfından bir arkadaşı tarafından muayene edildiğimde çocuklar için pekçok kayıp olduğunu anladım. Çünkü çocuklar iki ülke arasındaki dil, ilim gibi farklılıklar yüzünden başarılı olabilmek çok bocaladılar.

Son olarak eklemek istediğiniz birşey var mı?

Sarhoş ayılır, cahil ayılmaz derler. Fakat cahil cehlini kabul etmezse aydınlık gelmez. Toplum olarak daha ileriye gidebilmek için birbirimizi affetmeli ve
kucaklamalıyız.

Teşekkür ederiz.