Paylaş

Merhaba sevgili okurlar,
Bu yazımda size “Halk Ozanları Yapıtlarında ve Anonim Halk Türkülerinde işlenen belli başlı motifler” konusunda biraz bilgi vermek istedim.
FELEK Motifi: Kambur felek, kahpe felek, zalim felek, gözün kör ola felek… Bu deyimleri günlük yaşamımızda bilinçli/bilinçsiz çoğumuz kullanmışızdır. Kimdir bu felek? Necidir? İnsan mıdır? Tanrı mıdır?
Yoksa bambaşka bir mahluk mudur? Halkımız kötü gördüğü olayların yaratıcısı olarak feleği suçlamıştır.

Kişinin muradını alan felek …
Yalanmiş dünyanın ötesi yalan
Felektir muradımı elimden alan” (Karacaoglan)

Yari elden alan felek …
Yari elden alan o kanlı felek
Aktı gözüm yaşı sel oldu gitti” (E. Emrah)

Gurbete gönderen kahpe felek …
“Kahpe felek beni sürgün eyledi
Dost ağlasın düşmanlarım şad olup” (A. Şenlik)
Acı çektirip gözyaşı döktüren felek …
“Felek sen mi kaldın bana gülecek
Akıttın göz yaşımı kimler silecek” (Anonim)
Yukarıdaki dizelerde görüldüğü gibi acı çektiren, gurbete gönderen hep felektir “Felek” sözlük anlamıyla arapça bir kelime olup, yedi kat sayılan gökyüzünün her bir katına verilen ad olarak da geçer.
Fakat halkımız feleği kötü olayların yaratıcısı olarak görmüştür. Halk bilimimizde bu kadar fazla kullanılan felek motifini Tanrı motifi ile karşılaştırmak yanlış olur. Çünkü halk bilimimizde Tanrı’yı yeren, hiçbir örneğe raslamak mümkün değildir. Tanrı’ya ve kadere karşı bazı kahırlanmalar olmakla birlikte, bu hiçbir sınırı aşmamıştır.
Yani kahpe Tanrı, Kambur Tanrı gibi deyişlere raslamamız kesinlikle mümkün değildir.

Peki Felek nedir, kimdir?
Yazarın araştırmasına göre: Türkler İslamlığı kabul etmeden önce Şamanizm dinindeydiler. Şamanizm’e göre iyi olayların yaratıcısı “Gök Tanrı”, kötü olayların yaratıcısı da “yer altı karanlıklarının tanrısıdır”. Yer altının bu kötü tanrısı halk bilimimize ‘felek’ olarak geçmiştir.
Halk dilimizdeki diğer motifleri de bir sonraki yazımda tanıtacağım. Önümüzdeki ay buluşmak üzere her şey gönlünüzce olsun.
Bu bilgiler Sn. Nevzat Sıkık tarafindan derlenmiş ve Boğaziçi Üniversitesi Folklor Klübü’nün süreli yayınlarında yayımlanmıştır.


TDK’nın tanımına göre, dilimize Fransızca “Folklore” kelimesinden geçmiş olan folklor, halk bilimi anlamına gelir.
Bir ülkede yaşayan halkın kültür ürünlerini, sözlü edebiyatını, geleneklerini, törelerini, inançlarını, mutfağını, müziğini, oyunlarını, halk hekimliğini inceleyerek bunların birbirleriyle ilişkilerini belirten, kaynak, evrim, yayılım, değişim, etkileşim vb. sorunlarını çözmeye, sonuç, kural, kuram ve yasaları bulmaya çalışan bilim dalıdır.


KARACAOĞLAN
Aşık edebiyatının en önemli şairlerindendir.
Hayatı hakkında kesin bilgi bulunmaz ancak 17. yüzyılda yaşadığı anlaşılmaktadır. Bazı şiirlerine ve rivayetlere dayanarak Karacaoğlan’ın 1606 ya da 1636’da doğduğu iddia edilmiştir. Şiirlerde geçen yer adlarına, töre ve adetlerine, kullanılan deyim ve sözlere ve tasvir edilen “sevgili”lerin giyim kuşamına bakarak, Çukurova-Toroslar’da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığı anlaşılmaktadır.
Asıl adının ne olduğu ile ilgili görüşler vardır. Buna göre adı Hasan, İsmail, Halil veya Mehmet’tir.
Doğum yeri gibi ölüm yeri ve tarihi de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Bazı şiirlerden ve kaynaklardan hareketle onun 1679 veya 1689 yılında öldüğü söylenir. Mezarının yeri de doğduğu yer gibi görecelidir.
Karacaoğlan’ın şiirleri aşk ve doğa üzerinde kuruludur. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm en çok değindiği konulardır. Duygularını, yaşadıklarını, düşüncelerini; içten, gerçekçi ve özgün bir şiir yapısı içinde anlatır. Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirdi. Doğa benzetmelerini sık sık kullanır. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanır. Kendisinden sonra gelen birçok ozanı derinden etkiledi. Bu olumlu etkiler günümüz Türk şiirine kadar uzanır. Şiirlerini ilk kez Nüzhet Ergun derleyip yayınladı. Birçok şiiri bestelendi.
Karacaoğlan, yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın ve tekke şiirinin etkisinden uzak kalmıştır. Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle Türkçe yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin birçoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır.

NEYLEYİM DÜNYANIN

Neyleyim şu dünyanın ziynetin
Akıbeti ölüm olduktan geri
İstemem bahçende bülbüller ötsün
Benim gonca gülüm solduktan geri
Çöze idim düğümlerin döşünden
Öpe idim gözlerinden kaşından
Güzelliğin soyha kalmış başından
Ben inli boranlı olduktan geri
Yalanmış dünyanın ötesi yalan
Felektir muradım elimden alan
Mısr›a sultan olsam istemem kalan
Dost ağlayıp düşman güldükten geri
Karacoğlan der ki bu ne hal bilmem
Gelmişim dünyaya bir daha gelmem
Alem bir yan olsa o yari vermem
Yarin gönlü bende olduktan geri

YÜRÜ BİRE YALAN DÜNYA

Yürü bire yalan dünya
Sana konan göçer bir gün
İnsan bir ekine misal
Seni eken biçer bir gün

Ağalar içmesi hoştur
O da züğürtlere güçtür
Can kafeste duran kuştur
Elbet uçar gider bir gün

Aşıklar der ki n›olacak
Bu dünya mamur olacak
Halebi Osmanlı alacak
Dağı taşa katar bir gün

Yerimi serin bucağa
Suyumu koyun ocağa
Kafamı alin kucağa
Garip anam ağlar bir gün

Yer yüzünde yeşil yaprak
Yer altında kefen yırtmak
Yastığımız kara toprak
O da bizi atar bir gün

Bindirirler cansız ata
İndirirler tuta tuta
Var dünyadan yol ahrete
Yelgin gider salın bir gün
Karacoğlan der nasıma
Çok işler gelir başıma
Mezarımın baş taşına
Baykuş konar öter bir gün