Paylaş

Deniz Gözler Özenç

15 Mayıs 2018 tarihi benim için bir milat: İstanbul›dan 2 çocuk, 1 köpek, eşim, kayınvalidem ve 8 adet bavulla Toronto›ya göçtüğümüz gün. Bilmiyorum her göçmen hatırlar mı hayatını değiştiren o günü ama sanıyorum ben hiç unutmayacağım.
8 bavulla Toronto›ya geldiğimizde yanımızda kıyafetlerimiz ve birkaç kişisel eşya dışında hiçbir şey yoktu. Ya da ben öyle sanıyordum.
İlk evimiz o kadar ufaktı ki, pek eşyamız da yoktu. En azından ben öyle zannediyordum.
Geçtiğimiz yıl Toronto›daki apartman dairemizden Burlington›a taşındığımızda ise son 3 yılda 7 defa taşınmış olmanın yorgunluğunu rehavete bırakmaya hazırlanırken, karantinanın başlamasıyla işlerin hiç de öyle olmayacağını anladım. İstanbul›dan bize yardıma gelecek olan annemlerden biletlerini açığa almalarını rica ettik. Kayınvalidemlerse ancak yazın, yani aylar sonra, hayatlarında ilk kez yurtdışında sekiz saatlik bir araba yolculuğu yaparak yanımıza gelebildiler. Salgının ilk günlerinde eşya satın alabilmek bir dert, evde çocuklarla ev kurmak başka bir dertti.
Salgın hayatının durağan koşturmacasında 2020›yi devirirkense hissettiğim şuydu: yıllar süren göçebelik hissinden kurtulmuştum fakat hala bavullarımı açamamıştım.
Bunun üzerine 2021›in ilk ayında ilk işimin 30 günlük bir ev toplama maratonu olması gerektiğine karar verdim. Ne de olsa evi yoluna sokarsam, evde iki çocukla olan hayatımı da olabildiğince yoluna koyar, önümdeki maçlara bakabilirdim.
Kendime güvenmiyordum ve kendimden çok başkalarına daha rahat hesap verebileceğimi düşünerek maceramı günbegün Instagram üzerinden yayınlamaya karar verdim. İnsanlardan gelen motivasyondan da güç alarak 30 gün boyunca evi derledim de topladım.
Mutfaktan banyoya, kitaplardan ilaçlara kadar evin toplanmadık her köşesine girdim. Başlarda bana çok zor gelen, gözümde büyüyen bu iş gün geçtikçe keyif aldığım ve kolaylaşmaya başlayan bir rutine dönüştü. Aynı zamanda geçtiğimiz 3 yılda aldığım eşyalara, ertelediğim kararlara ve yaptığım hatalara da yeni bir gözle bakmamı sağlayan bir aynaya.
Sanırım göçmen gözüyle en çok beni şaşırtan şey, kendime göre son 3 yılımı oldukça minimal sayıda eşyayla geçirdiğimi düşünsem de yolda olmanın verdiği «yokluk psikolojisiyle» biriktirdiklerimdi. Örneğin ilaçlar: Kanada›ya taşındığımızda oğlum henüz 5 aylıktı ve her nasılsa ilaç dolabımda farkında bile olmadığım, hiç açılmamış, bebek için 4 kutu demir takviyesi ve 4 kutu D vitamini duruyordu. Gelirken getirdiklerimizin yanında, bizi ziyarete gelenler de getirmiş olmalı, gerçekten hatırlamıyorum. «Doktorlar burada antibiyotik yazmıyor» şehir efsanesinin sonucu çantama atılmış türlü türlü antibiyotikler, sanki burada satılmıyormuş gibi alınmış ateş düşürücüler, ağrı kesiciler ve bebek merhemleri. Halbuki bazı şeyleri hiç almamak, bazılarını ise 6 ay için yetecek kadar getirmemiz yeterli olurmuş – yani OHIP›i alıp aile doktorumuzu bulana kadar.
Hatırlıyorum da, ilk kez geldiğim bu ülkede karşılığını bulamayacağıma emin olduğum çok değerli baharatlarımdan bir paket yaparak gelmiştim. Öyle memleketten sipariş falan da değil, eve en yakın süpermarkete gidip satılan tek ürünü almak suretiyle. Bilmiyordum ki envai çeşit baharatı ve Türkiye›de satılmayan çeşit çeşit ürünü bile, ciddi fiyat farkı olmadan burada da bulabilirdim.
Tabii taşındıktan sonra alınanlar da var: yeni bir ülkede marketlerde satılan envai çeşit atıştırmalıkları, hazır ürünleri, dünya mutfağı nimetlerini, meyveleri ve balıkları merak etmemek mümkün mü? Merak kediyi, bu senaryoda öldürmese bile oldukça şişmanlatabilir. Bir kere deneyip bir daha yemeyeceği ürünleri dolaplarında tutanların raflarında anlamsız yer kaplayabilir. Neyse ki her köşede bulabileceğiniz «yemek bankası» kutularına, yanlışlıkla alınmış kutularca açılmış yiyeceğinizi tarihini geçirmeden götürüp bırakabilirsiniz. Aynı şekilde acemilikten yanlışlıkla aldığınız ve memnun kalmadığınız diğer pek çok ürünü de internet ortamında 2. el satabilirsiniz. 2020›de ve salgın ortamında yaşamanın bazı kolaylıkları da olsun ama, değil mi?
Sanırım hiçbir göçmen, hayatında açacağı yeni sayfanın ona neler getireceğini tam olarak bilemez. Mutlaka yanında ufak da olsa bir yolluk yapar, ne de olsa yola çıkmak biraz da bunu gerektirir. Ama fırlatılan bir roket gibi, bir noktadan sonra zorlukla kazandığı hızı kaybetmemek için ağırlıklarından kurtulmak da dönüşümünü tamamlayabilmek için gereklidir. Yokluk psikolojisinin verdiği korkularla alınmış eşyalardan kurtulmak, biraz da yeni ülkesini kabullenmek, kucaklamak demek. Kendini güvende, evinde hissetmek demek. 30 günlük toplama maratonum sayesinde ilk defa gerçekten bavullarımı açmış hissediyorum.
Bir çoğumuz için göçmenlik, geldiğimiz ülkede çantada keklik gördüğümüz pek çok lüksümüzü bırakıp yeni bir hayata sıfırdan başlamayı gerektiriyor. Önceden alabildiğimiz yardımları alamadığımız bu yeni hayatımızda, özellikle de çocuk büyütüyorsak kendimize ayırmak için pek de zaman ve alan kalmıyor. Halbuki geride bıraktığımız ülkeden yanımıza getirdiğimiz ağırlıkları (bu defa sadece eşyalardan bahsetmiyorum) bıraksak, yeni hayatımızda kendimize de açabileceğimiz alanla, kendimizi geliştirmek ve ilgilerimize ayırabilecek zaman yaratabileceğiz. Yapabileceklerinizi bir hayal etsenize!
Ulaşmak istediğiniz yerlere roket hızıyla ulaşabilmeniz dileğiyle,